0

ALTIN SOLUNGAÇLI KIRMIZI BALIK

Posted by Kirmizi Kus on 30 Ağustos 2017 in Maksat Muhabbet |

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, annem düştü beşikten, babam atladı eşikten. Annem kaptı sopayı babam kaptı sıpayı. Ben kaçtım, onlar kovaladı, ben kaçtım, onlar kovaladı. Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik. Bir de dönüp baktım ki, bir arpa boyu yol gitmişiz. Arpanın boyu mu bir yol, yoksa yolun uzunluğu mu bir arpa diye düşünürken bir de ne göreyim, önümde koca bir kapı; açtım kapıyı, bir kapı daha. Açtım onu da, bir kapı daha derken tam tamına 39 kapı açmışım. 40. kapıyı da açınca ne görsem beğenirsiniz: tam 40 tane çocuk, çocukların ortasında kocaman bir mindere oturmuş pamuk mu pamuk, tatlı mı tatlı bir nine. Bana da yer gösterdiler, oturuverdim sessizce. Ben oturur oturmaz başladı nine anlatmaya:
Zamanın birinde halkı huzurlu, evleri bereketli, küçükleri saygılı, büyükleri sevgi dolu bir ülke varmış. Bu ülkede alı al moru mor çiçekler hiç solmaz, ağaçlar meyvasız kalmazmış. İnsanları iyi kalpli, evleri şenlikli, çocukları terbiyeliymiş. Bu güzel ülkenin hükümdarı da hem iyi huyluymuş, hem de cesurmuş. Yıllarca ülkesini dirlik ve birlik içinde yönetmiş. O halkından memnun, halkı ondan memnunmuş.
Ama gelgelelim, hükümdar artık yaşlanmış, hali- vakti pek kalmamış. Bir de üstüne üstlük, bir gün çok hastalanmamış mı? Ülkenin tüm hekimleri toplanmışlar, yememişler, içmemişler, uyumamışlar. Günlerce bir çok çeşit ilaçlar yapmışlar sultanları için. Hükümdar sonunda ayağa kalkmış kalkmasına da, gözleri görmüyormuş artık. Ülkenin hekimleri ellerinden geleni hatta daha fazlasını yapmışlar ama buna bir çare bulamamışlar.

Hükümdar komşu ülkelerin hekimlerine de haber göndermiş, gelip kendisini bir muayene etsinler, belki birisi bir çare bulur derdine diye düşünmüş. Komşu olan- olmayan, bildik- bilmedik bir çok ülkeden hekimler gelmiş, hepsi de hünerli maharetli hekimlermiş. Aradan günler geçmiş gelen hekimlerin ardı arkası kesilmiyormuş. Nihayet gelen hekimlerden biri, hükümdarı iyice muayene edip, baştan aşağı inceledikten sonra, sultanın gözlerini iyi edecek ilacı bildiğini söylemiş. Ülkenin taaa doğusunda kalan ”Ters Akan” isimli bir ırmak varmış. Bu ırmakta yaşayan kıpkırmızı pulları, altından solungaçları olan güzel bir balıktan söz etmiş. Bu balığın upuzun bir kuyruğu varmış ki, yeryüzünde ne kadar renk varsa, onda da o kadar renk varmış. Bu balığı görenin baktıkça bakası gelirmiş, o kadar güzel bir balıkmış. İşte bizim hekim bu balığı tarif etmiş:
-“Sizin gözlerinizi ancak bu balığın yağı açar hünkarım.” demiş.
O böyle der, yüreklere bir umut düşürür de halk durur mu? Ne kadar balık tutmasını bilen hünerli el varsa dökülmüş yollara. Yollara dökülenlerin içinde hükümdarın biricik oğlu, Şehzade Kamer de varmış. Balıkçılara başkanlık etmek ve balık bulunursa, sağ salim sultanlarına ulaştırmak için o da yollara düşmüş. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, durmadan dinlenmeden tam bir hafta yol gitmişler. Ama bu bir hafta, bir yıl gibi gelmiş herkese. Sonunda Ters Akan Irmağına gelmişler. Çadırlar kurulmuş, kamplar yakılmış hemen sonra herkes oltasını hazırlamaya başlamış. Oltası hazır olan koşmuş ırmağın başına. Başlamışlar eşsiz–benzersiz, kıpkırmızı pullu, altın rengi solugaçları olan, rengarenk kuyruklu balığı beklemeye… Bir gün, iki gün, üç gün derken tam 40 gün geçmiş. Umutlar azalmaya, sıkıntılar artmaya başlamış. Herkes çok sevdikleri kralları için canla başla çalışıyormuş ama bu çalışmakla elde edilecek bir şey değil ki; kısmet. Balık bu, bir bakarsın ilk atışta tutarsın, ya da böyle günlerce beklersin. Kırkıncı günün sonunda gün batmasına ya bir saat ya yarım saat kadar bir zaman kala, balıkçılardan birinin yeri göğü çın çın çınlatan sesi duyulmuş:
-İşte o! Tuttum onu, ben tuttum. İşte kıpkırmızı pulları var!
Diye bas bas bağırıyormuş. Herkes büyük bir sevinçle balıkçıya doğru koşmuş. Ortalığı sevinç çığlıkları kaplamış. Hükümdarın oğlu da koşmuş gelmiş balıkçının yanına. Balıkçı saygıyla uzatmış Şehzade Kamber’e allı pullu balığı. Şehzade balığı eline almış, evirmiş çevirmiş, iyice bakmış. Evet hekimin söylediği balığın bu balık olduğuna şüphe yokmuş şüphe olmasına ama balık o kadar güzelmiş ki herkes ağzı bir karış açık balığa bakakalmış. Hükümdarın oğlu Kamber’in bir türlü eli varamamış balığa kıymaya. Ne yapacağını şaşırmış. Bir yanda babası, bir yanda ömründe bir daha göremeyeceği bir güzellik.
-Ya Rab! Sen babamın gözlerinin şifasını başka yerden de verirsin, sen istersen her şey olur.
Demiş, kaldırdığı gibi balığı sulara salıvermiş. Balık suya bir dalmış, iki sıçramış, sonra kaybolmuş gitmiş. Herkes şaşkın, herkes üzgün. Ve hatta homurdanmalar başlamış. Şehzade Kamberin böyle bir şeyi niye yaptığını anlamamışlar. Derken Şehzade:
-Toplanın, dönüyoruz.
Diye, emir vermiş . Balıkçılar ne yapsınlar, emir büyük yerden, hem söylenmişler, hem toplanmışlar. Ülkelerine doğru dönüş yolculuğuna başlamışlar. Bu işe en çok canı sıkılan, balığı tutan balıkçı olmuş tabii. Ülkeye varır varmaz koşa koşa hükümdarın huzuruna çıkmış, olanı biteni anlatmış. Hükümdar öyle üzülmüş, öyle sinirlenmiş ki, kimseler şimdiye kadar onu öyle görmemiş. Oğluna haber salmış hemen:
-Tez toplansın, bu memleketi terk etsin, canını kurtarsın. Böyle evladı ne yapayım ben, olmaz olsun.
Demiş. Şehzade bu duruma çok üzülmüş, ama yaptığının doğru olduğuna da için için inanıyormuş. Şehzade Kamber babasının yanına varmadan, annesinin yanına çıkmış. Anacığına olanları anlatmış. Hanım Sultan ne dese bilememiş. Bir yanda canının ciğeri, bir yanda hem evinin direği hem koca hükümdar. Şaşmış kalmış. Şehzade:
– Anam anam canım anam, babam beni kovdu. Benim gitmem lazım şimdi, ama bir gün babamın şifa bulacağı ilaçla döneceğim. O zaman beni affeder belki. Hakkını helal et, selametle kalın anacığım, diyerek yola koyulmak istemiş.
Ama Şehzadenin anası Hanım Sultan oğlunu öyle bomboş, sersefil salar mı yollara:
-Dur oğul, yanına biraz azık katayım bari.
Diyerek , hizmetkarlarına emirler yağdırmış. Her bir şeyi tamam edip oğluna verirken bir de nasihat etmeyi unutmamış tabii:
– Oğul, yolda biriyle karşılaşırsan azığını onunla paylaş. Ekmeği bütün ver, eğer azını alıp çoğunu sana veriyorsa, onu kendine arkadaş tut. Bu benim sana nasihatım olsun, demiş.
Çıkını alan Şehzade Kamber, anacığının elini öpüp yaşlı gözlerle yollara düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, kah koşmuş kah yürümüş gele gele balığı tuttukları Ters Akan Irmağına kadar gelmiş. Burada biraz dinleneyim, bir soluklanayım, biraz da bir şeyler yiyeyim deyip ırmağın başında konaklamış. Elini yüzünü yıkamış, çıkınını açmış, anacığının yanına kattığı azıklara bakmış. Gözleri dolu dolu olmuş. Tam yemeğe başlayacağı sırada, uzun boylu, güçlü kuvvetli, güzel yüzlü bir genç çıkagelmiş. Selam kelam hoşbeşten sonra Şehzade rızkını paylaşmak için onu yemeğe davet etmiş. Çıkınından ekmeğini almış, olduğu gibi yabancıya uzatmış:
– Buyur arkadaş, Allah ne verdi ise beraber yiyelim , demiş. Bu arada annesinin nasihatı kulaklarında çınlıyormuş. Bu yüzden ne yapacak diye yabancıya gözucuyla bakıyormuş. Yabancı yolcu ekmeği bölmüş hiç tereddüt etmeden azını kendi almış, daha çoğunu Şehzadeye vermiş. Şehzade için için sevinmiş, bir arkadaş buldum diye. Hemen teklifini yapmış, ama önce adını sormuş. Dostum olacaksa bu yabancı, önce adını bilmeliyim diye düşünmüş:
– Ey yabancı, adını bağışlar mısın? Nereden gelir nereye gidersin? Diye sormuş. Yabancı cevap vermiş:
– Benim adım Pertev. Nereden geldiğimi ben bile unuttum desem yalan olmaz. Uzun zamandır yollardayım. Kendime yurt edinecek bir yer, dost edinecek bir arkadaş ararım, diye cevap verince Şehzade Kamber daha da sevinmiş:
– Arkadaş, benim adım da Kamber. Falanca ülkenin sultanının oğluyum. Başıma bir iş geldi, yollara düştüm. Ben de kendime yeni bir yurt, bir dost ararım. Benimle dost olur musun, birlikte seyahat ederiz, bir lokmayı bölüşürüz, birlikte yurt tutarız, ne dersin diye sormuş. Pertev de şehzadeye şöyle cevap vermiş:
– Seninle bir şartla dost olurum. Gittiğimiz yerden bir gün dönersek, bu ırmağın üstündeki şu köprüde ayrılacağız ve o güne kadar eğer bir şeyler kazanırsak eşit şekilde bölüşeceğiz. Sonra sen yoluna ben yoluma. Şehzade bu garip teklife şaşırmış ama kabul etmiş.
Bizim Şehzade Kamber’le, Pertev’in dostlukları böyle başlamış. Birbirlerine başlarından geçenleri anlatmışlar, yemişler içmişler, biraz uzanıp dinlenmişler, sonra da yolcu yolunda gerek deyip yollara düşmüşler. Kaç gün geçtiğini onlar bile unutmuşlar, o kadar uzun bir zaman yol gitmişler, kah kurda rastlamışlar kah kuşa. Kah dağları aşmışlar, kah nehirler geçmişler. Bir gün akşam olup gün batarken bir memlekete gelmişler. İlk görüşte sevmişler burayı ve bir müddet burada kalalım, bakalım bize iş-aş bulunur mu diye düşünmüşler. Bir han odası bulup yerleşmişler. O gece güzelce yemişler içmişler, yıkanmışlar, dökünmüşler; sonra da yatıp bir güzel uyumuşlar. Sabah tellalın sesiyle uyanmışlar. Ne oluyor der gibi birbirlerine bakmışlar. Tellalın sesi ortalığı çın çın çınlatıyormuş:
– Duyduk duymadık demeyin. Sultanımız Efendimizin yeni damadı da öldü, sabaha sağ çıkamadı. Sultanımız “Kim kızımla evlenir sabaha sağ çıkarsa sultanlığımı ona bırakacağım” diye ferman buyurdu. Ey ahali, duyduk duymadık demeyin, diye bas bas bağırıyor bir yandan da güm güm davuluna vuruyormuş. Aşağıya inip hancıya sormuşlar, işin aslını astarını öğrenmişler. Sultanın kızı Aybüke’nin bu altıncı düğünüymüş. Hiçbir damat sabaha sağ çıkmamış. Sultanın başka da evladı olmadığı için sultan daha da çok üzülüyormuş. Bir gün krallığını bırakacağı torunları olsun istiyormuş. Ama durum ortada, kim evlenir ki Aybüke Sultan’la?
Bütün hikayeyi öğrenen Pertev, arkadaşı Kamber’e :
– Hemen hazırlanıyorsun, sultanın kızına talip oluyorsun, demiş. Şehzade Kamber şaşırmış önce, korkmuş ta biraz. Ama arkadaşı hep yanında olacağını ve onu koruyacağını söyleyince ona inanmış ve Aybüke Sultana talip olmaya karar vermiş. İki arkadaş giyinmişler, kuşanmışlar, doğru saraya yollanmışlar. Sarayın kapısındaki görevliler iki arkadaşı alıp Sultanın huzuruna çıkarmışlar, bir yandan da acıyan gözlerle bakıyorlarmış Şehzade Kamber’e. Sultan bizimkileri ayakta karşılamış, kızına yeni bir talip daha çıkmasından umudunu kesmişmiş çünkü:
– Hoşgeldiniz, buyurun, diyerek oturmaları için yer göstermiş. Bizim iki arkadaş gösterilen ipek minderlere oturmuşlar, sadece oturmakla kalmayıp yayıldıkça yayılmışlar. Uzun zamandır böyle rahat etmemişlermiş. Pertev, Sultana niye geldiklerini izah edip, Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle Aybüke Sultanı, arkadaşı Kamber’e istemiş. Sultan önce bir sevinmiş, sonra bu iyi görünüşlü temiz yüzlü gence acımış. Ya o da diğerleri gibi başaramazsa diye aklından geçirmiş. Şimdiye kadar kızına talip olanların hiçbirine bu kadar kanı ısınmamışmış:
– İyi düşündün mü evladım? Durumu biliyorsun, güneşin doğuşunu bir daha görememek te var, diye Kamber’i uyarmış. Şehzade Kamber ne kadar kararlı olduğunu anlatmış ve Sultandan bir kez daha kızı Aybüke’yi eş olarak istemiş. Sultan da kabul etmiş tabii ki. Şehzadeye bir sürü dualar etmiş, adaklar adamış. Muhafızlarla kızına haber salıp, tez yanına gelmesini söylemiş. Aybüke Sultan kapıdan girince, Şehzade bakakalmış. Ömründe böyle güzellik görmemişmiş. İçindeki Aybüke sultanla evlenme arzusu daha da artmış. Sonunda hazırlıklar yapılmış, davullar çalınmış, düğün dernek kurulmuş. Bütün ülke halkı yemiş, içmiş, eğlenmiş. Üç gün üç gece davullar zurnalar hiç susmamış. Üçüncü günün akşamında Şehzadeyi gerdeğe koymuşlar. Şehzade Kamber bir yandan seviniyor, bir yandan da korkuyormuş. Arkadaşı Pertev:
– Dostum, bana güven. Dediklerimi aynen yaparsan kurtulursun, merak etme. Uyumak için yattığınızda odada hiç bir ışığı açık bırakma, gerisini bana bırak, demiş. El ayak çekilip uyku saati gelince Kamber tüm ışıkları söndürmüş. Pertev daha önceden odaya girmiş bir dolabın arkasına saklanmışmış. Herkes uyuyup gece saat 3’ü gösterdiğinde Aybüke Sultan bir garipleşmiş. Önce kıvranmış bir iki, sonra sessizce Şehzadenin üstüne doğru tam kusacakken, Pertev elindeki kabı tutmuş, Şehzadeye bir damlası bile gelmemiş. Dostuna bir şey söylemeden her gece Şehzadenin başında nöbet tutar olmuş. Bir yandan da buna bir çare bulmalı diye düşünüyormuş. Ne yapmış etmiş, Şehzade Kamberle Aybüke Sultanın hemen yanı başlarında ki odada kalmayı başarmış. Şehzade her ne kadar bu ısrara akıl erdiremediyse de arkadaşını kırmamış. Öte yandan, sabah olup Şehzade Kamber sağ salim görününce, başta Sultan ve Aybüke Sultan olmak üzere tüm halk bir sevinmiş bir sevinmiş ki, sormayın gitsin. Tekrar davullar çalınmaya başlamış, memleket bayram havasına girmiş. Ziyafetler verilmiş, fakir fukaralara sadakalar dağıtılmış. Gel zaman git zaman günler günleri, aylar ayları kovalamış. Şehzade Kamber’le Aybüke Sultan’ın nur topu gibi bir oğulları olmuş. Kendisi de baba olunca, bizim şehzadenin ana baba özlemi kat be kat artmış. Aybüke Sultan’a baba evine dönmek istediğini anlatmış. Beraberce gitmeye karar vermişler. Yol hazırlıkları yapılmış, Sultan onlara kırk deve yükü hediyeler bağışlamış. Sultanla helalleşmişler, vedalaşmışlar ve geri dönüş yolculuğu başlamış. Tabii Pertev de onlarla berabermiş. Uzun bir yolculukmuş bu, dağlar dereler aşmışlar, renkli çayırlardan geçmişler. Geceler günlere, günler gecelere karışmış, yol bitmek bilmemiş sanki. Nihayet bir gecenin seher vaktinde, Pertev’le Şehzadenin tanışıp sözleştikleri ırmağın başına gelmişler. Tam köprüden geçerlerken, Pertev dostuna seslenmiş:
– Arkadaş, yolumuz burada ayrılıyor. Hatırlarsan sana bir şartla arkadaşın olurum demiştim. Şimdi o şartı yerine getirme zamanı. Ne kazandıysak tam tamına ikiye böleceğiz, demiş. Şehzade Kamber bunu hepten unutmuşmuş, çok üzülmüş ayrılık vaktinin gelip çatmasına. Böyle bir dostu bir daha nasıl bulurmuş. Üzgün üzgün:
– Sözüm söz tabii ki, demiş. Her ne kadar mal varsa ikiye pay etmişler. Ama Pertev:
– Biz seninle buradan giderken karın ve çocuğun da yoktu, hadi çocuğun senin ama karını da paylaşacağız deyince, işler karışmış. Nasıl olur, ne olur demeye kalmadan Pertev kılıcını çekmiş, ırmağın korkuluklarına Aybüke Sultanı başı aşağı sarkacak şekilde yatırmış, kılıcı kaldırmasıyla korkudan tirtir titreyen Aybüke Sultan‘ı bir öğürtüdür sarmış. Herkesin şaşkın bakışları arasında Aybüke Sultanın ağzından çıkan yılan pat diye ırmağa düşmüş sulara gömülmüş gitmiş. Pertev, Aybüke Sultanı ırmağın korkuluklarından indirmiş, arkadaşının yanına getirmiş:
– Yaptığım bu davranıştan ötürü beni bağışla dostum, ama o yılanı bu sulara gömmek zorundaydım. Aybüke Sultanın evlendiği gençleri bu yılan zehirliyordu. Bu yılanı sultanımızın içinden çıkarmanın başka yolu yoktu, demiş. Şehzade Kamber öyle şaşkınmış ki, ne diyeceğini bilememiş, can-ı gönülden sarılmış arkadaşına:
– Gitme, ömrümüzün sonuna kadar birlikte yaşayalım, demiş. Ama Pertev’in sırları bu kadarla bitmiyormuş. Arkadaşının söylediklerini sanki duymamış:
– Uzun zaman önce babanın gözleri için ilaç olsun diye bir balık tutmuştunuz ve sen o balığın canını bağışlamıştın. Ve bu yüzden baban seni evlatlıktan reddetmişti, hatırladın mı ? diye sormuş.
– Tabii hatırladım, unuturmuyum hiç.
– İşte ben o iyilik yaptığın balığım.
Bu arada koynundan bir şişe çıkarıp Şehzadeye uzatmış ve sözlerine şöyle devam etmiş:
– İyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir. Şükür Rabbimin izniyle iyiliğin kadrini bilenlerdeniz. Bu şişedeki ilaç babanın gözlerini açacak. Ömrün uzun, bahtın açık olsun. Kal selametle, demesiyle, ırmağın engin sularına atlaması bir olmuş. Irmağa değdiği anda, onun tekrar o kıpkırmızı pulları, altın rengi solungaçları ve rengarek kuyruğuyla balığa dönüştüğünü gören de olmuş göremeyen de. Şehzade Kamber’le sevgili eşi Aybüke şaşkınlıkla bir müddet daha ırmağa bakakalmışlar. Şehzade elindeki şişeye bakmış ve, teşekkür ederim dostum, diye seslenmiş ırmağa karşı… Pertev’in kendisini duyduğundan çok eminmiş.Dostunun niye ısrarla kendi odasının hemen yanındaki odada kalmak istediğini şimdi anlıyormuş.
Tekrar toparlanıp yola koyulmuşlar. Ülkenin sınırlarına girdiklerinde çift süren bir çiftçiyle karşılaşmışlar. Bu yaşlı çiftçi, ülkeye doğru yüzü dönükken ağlıyormuş, ülkeye arkası dönükken de gülüyormuş. Şehzade Kamber selam vermiş çiftçi dayıya. Çiftçi onu tanıyamamış tabi ki. Şehzade sormuş:
– Çiftçi dayı, sen de bir hal var. Ülkeye yüzün dönükken ağlıyorsun, sırtını dönünce de gülüyorsun. Bu nasıl iştir, bi anlat hele. Çiftçi dayı şöyle cevap vermiş:
– Uzun zaman önce sultanımızın gözleri kapandı, çare bulamadık. Sonradan bir hekim, Ters Akan ırmağındaki eşi benzeri olmayan bir balığın yağının şifa olacağını söyledi. Biz o balığı tuttuk tutmasına da, sultanımızın oğlu hayırsız çıktı, balığı suya salıverdi. Sultanımız da onu evlatlıktan reddetti, ülkeden kovdu. Aslında çok iyiydi Şehzademiz. Neden böyle yaptı anlayamadık. O gün bu gündür ben ülkeye yüzümü döndüğümde bu hadiseleri hatırlar, üzülür ağlarım. Sırtımı döndüğümde ise bir gün Şehzademizin geri dönüp her şeyi düzelteceği umudu dolar içime, sevinip gülerim, demiş. Şehzade çok duygulanmış, çiftçi dayıya sevinçle sarılmış:
– Ben Şehzade Kamber’im çiftçi dayı. Eşim Aybüke ve oğlumla geri döndüm. Elindeki şişeyi gösterip.
– Bunu al, bu babamın gözlerini açacak olan ilaç. Rica etsem sen önden gitsen de babama bizim geldiğimizi haber versen. İlacı da hemen sür ki, gözleri açıldığında beni bağışlar belki, demiş. Çifçi dayı öyle sevinmiş, öyle heyecanlanmış ki, sanki kuş olmuş uçmuş. Şehzade saraya vardığında anasını ve babasını sarayın kapısında bekler bulmuş. Tüm ülke halkı bayram yapmaya başlamışmış bile. Davullar çalınıyor, herkes şarkılar, türküler söylüyormuş. Şehzade Kamber koşmuş, anasına babasına sarılmış, ellerini öpmüş, hayır dualarını almış. Gelinlerini ve torunlarını tanıştırmış. Başına gelenleri bir bir anlatmış. Sultan bir düğün dernek te burada kurdurmuş. Kırk gün kırk gece sürmüş bu düğün. Kurbanlar kesilmiş, sofraların biri kurulmuş biri kaldırılmış. Fakir fukaraya hediyeler dağıtılmış. Aybüke Sultan’ın anne babası da çağrılmış şenliklere. Bundan sonra iki ülke kardeş olmuş, hep birlikte huzur ve mutluluk dolu bir ömür sürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, biri sana biri bana, biri de bu masalı rivayet edene…

Etiketler:, , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © 2015-2017 Kırmızı Kuş All rights reserved.
This site is using the Desk Mess Mirrored theme, v2.5, from BuyNowShop.com.